"...
belki de onları avutmak üzere çocuklar için kurduğumuz 'yalancı dünya'nın çökmesinden korkuyoruzdur. evet, yanıtlarımız var! var da... onlar dile getirilince veya onlar daha dile getirilmeden, sorulara karşılık 'muktedirler' tarafından hep hazırda tutulan 'yanıtlar'dan ortalığın bulandığı bir 'yalancı dünya' daha var! bu 'yalancı dünya'da 'öteki' mutlaka 'teröristtir'; değilse bile 'yakını, yatakçısı, akrabasıdır'; yok edilmelidir; ölmüyorsa sürünmelidir; zaten 'medeniyet dışıdır', dünyada bir fazlalıktır!... onun için, bir çocuğu bile gözünü kırpmadan kurşun yağmuruna tutabilecek ve bunu gayet soğukkanlı bir kibirle karışık yalanlarla bulandıracak 'malzemesi' her an için mevcuttur.
..."
Aydın Afacan
Kül Öykü Gazetesi-Şubat 2009
14 Şubat 2009
10 Şubat 2009
Zaferler'im'iz
inat...
öfke...
suskunluk...
bencillik...
tepkisizlik...
unutmak...
canımız yandıkça kazandığımız hisler, öğrendiğimiz eylemler... sonrasında artık yandıkça değil "ya yanarsa" diye hep arkasına gizlendiklerimiz. en son evrede ise inadına ortaya koyduklarımız haline geliyorlar...
yıprandıkça öfkeleniyoruz, öfkelendikçe yıpratıyoruz, yıprattıkça yıpranıyoruz... bu durum öyle bir hale geliyor ki kim neyi ne için yaptığını bilmeden, sadece can yakıyor...
başkasını acıtmaya çalıştıkça kendine çarptığını göremiyor insan. kendi duvarlarına çarptıkça suskunluğa gömülüyor. bekliyor bunu birilerinin farketmesini, gözlerindeki hüznün anlaşılmasını ama nafile... korku, bakışlarımızı aynadaki aksimize sabitliyor... "ben" kelimesine öyle mahkum ediyoruz ki kendimizi 'ben'cilliğimizin boyutlarını farkedemiyoruz bile.
süreç işlemeye devam ediyor, ilaç olduğuna inandığımız zaman geçip gidiyor ve sırf içimiz yanmasın diye kendimizi uzaklaştırıyoruz; sevmekten, değer vermekten... gördüklerimize sadece bakmakla yetiniyor aslında onları hiç görmüyor ve tepkisizleşiyoruz.
ve devam ediyor zaman akmaya. her bir tuşa basmamız sırasında geçip gittiği gibi...
ve unutuyoruz yaşadıklarımızı; kötü günleri unutmak için iyileri de feda ediyoruz.
ve unutuyoruz öncesinde kim olduğumuzu... "sadece yaşıyor olmanın" bize neler kaybettirdiğini unutuyoruz... başlarda çok koyuyor unutuyor olmak... ve an geliyor bunu da unutuyoruz...
kendimizi korumak için kendimiz olmaktan uzaklaşıyoruz...
tebrikler elinizde büyük bir zafer var: bedeli çok ağır olan içi boş bir zafer. kendi içine sönecek olan...
öfke...
suskunluk...
bencillik...
tepkisizlik...
unutmak...
canımız yandıkça kazandığımız hisler, öğrendiğimiz eylemler... sonrasında artık yandıkça değil "ya yanarsa" diye hep arkasına gizlendiklerimiz. en son evrede ise inadına ortaya koyduklarımız haline geliyorlar...
yıprandıkça öfkeleniyoruz, öfkelendikçe yıpratıyoruz, yıprattıkça yıpranıyoruz... bu durum öyle bir hale geliyor ki kim neyi ne için yaptığını bilmeden, sadece can yakıyor...
başkasını acıtmaya çalıştıkça kendine çarptığını göremiyor insan. kendi duvarlarına çarptıkça suskunluğa gömülüyor. bekliyor bunu birilerinin farketmesini, gözlerindeki hüznün anlaşılmasını ama nafile... korku, bakışlarımızı aynadaki aksimize sabitliyor... "ben" kelimesine öyle mahkum ediyoruz ki kendimizi 'ben'cilliğimizin boyutlarını farkedemiyoruz bile.
süreç işlemeye devam ediyor, ilaç olduğuna inandığımız zaman geçip gidiyor ve sırf içimiz yanmasın diye kendimizi uzaklaştırıyoruz; sevmekten, değer vermekten... gördüklerimize sadece bakmakla yetiniyor aslında onları hiç görmüyor ve tepkisizleşiyoruz.
ve devam ediyor zaman akmaya. her bir tuşa basmamız sırasında geçip gittiği gibi...
ve unutuyoruz yaşadıklarımızı; kötü günleri unutmak için iyileri de feda ediyoruz.
ve unutuyoruz öncesinde kim olduğumuzu... "sadece yaşıyor olmanın" bize neler kaybettirdiğini unutuyoruz... başlarda çok koyuyor unutuyor olmak... ve an geliyor bunu da unutuyoruz...
kendimizi korumak için kendimiz olmaktan uzaklaşıyoruz...
tebrikler elinizde büyük bir zafer var: bedeli çok ağır olan içi boş bir zafer. kendi içine sönecek olan...
1 Şubat 2009
Don Kişot
Ölümsüz gençliğin şövalyesi,
ellisinde uydu yüreğinde çarpan aklına,
bir Temmuz sabahı fethine çıktı
güzelin, doğrunun ve haklının:
önünde mağrur, aptal devleriyle dünya,
altında mahzun, fakat kahraman Rosinant'ı.
Bilirim,
hele bir düşmeyegör hasretin hâlisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,
yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok,
yeldeğirmenleriyle dövüşülecek.
Haklısın, elbette senin Dülsinya'ndır en güzel kadını yeryüzünün,
sen, elbette bezirgânların suratına haykıracaksın bunu,
alaşağı edecekler seni bir temiz pataklayacaklar.
Fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,
sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin
ağır, demir kabuğunun içinde
ve Dülsinya bir kat daha güzelleşecek...
1947
Nazım Hikmet Ran
ellisinde uydu yüreğinde çarpan aklına,
bir Temmuz sabahı fethine çıktı
güzelin, doğrunun ve haklının:
önünde mağrur, aptal devleriyle dünya,
altında mahzun, fakat kahraman Rosinant'ı.
Bilirim,
hele bir düşmeyegör hasretin hâlisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,
yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok,
yeldeğirmenleriyle dövüşülecek.
Haklısın, elbette senin Dülsinya'ndır en güzel kadını yeryüzünün,
sen, elbette bezirgânların suratına haykıracaksın bunu,
alaşağı edecekler seni bir temiz pataklayacaklar.
Fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,
sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin
ağır, demir kabuğunun içinde
ve Dülsinya bir kat daha güzelleşecek...
1947
Nazım Hikmet Ran
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)