dilara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dilara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2011

okuyacak olduğunuz, günlük yazılarına dönüş yazısıdır.

house 7. sezona tatilin bitmesine hala bi hafta varken gelmiş olmak, kalan son günlerde dizisiz kalmamak adına hızımı kesti. bunun üzerine "haftalardır sadece dizi izlemek" yüzünden elimde sürünen "kinyas ve kayra"yı bitirmeyi başardım. hayatı bir süre aynı şekilde yaşayıp sonrasında bu kadar farklı yönlere gidebilmek üzerine çok fazla konuşulabilir bu kitaptan sonra. hemen arkasından da "geç kalmış ölü"ye başladım ki hazirandan beri kitaplıkta bu anı bekliyordu kendisi.
artık okullar başlasın sabırsızlığım, işin harç öde, kayda git gibi sıkıcı kısımlarını  düşündükçe biraz huzursuzlukla bulanıyor. bu yüzden de büyük bir sorumsuzluk örneği ile "yapılacaklar"ı son dakikalara bırakacağım gibi duruyor. bir de, her şeye rağmen beklenen kişiler, konuşmalar var ve bazen düşününce zamanı çoktan geldi geçti, artık yapılabilecek hiç bir şey yok gibi de geliyor. öyle olunca da neyi niye bekliyorum, kendime niye böyle işkence yapıyorum anlamak mümkün değil. diğer taraftan; dilara'yla sigaralı çaylı ders araları, karanlık odada bir savaş halini alan film yıkama dakikaları, boş anlarda seyithan'a gitmek ve onun her zaman yapacağı bir sürü işi olması gibi özlenen çok mühim bir kaç şey de var, pek tabii.

29 Mart 2011

"bir odtü genetik polisiyesi daha"

bugün son dersi asıp emrah serbes'in imge kitabevindeki imza gününe gittik, dilara ve sonrasında sezgi'nin katılımıyla. sırada beklerken başta içerdeydik sonra birer adım ilerleyelim diyerek dışarı çıkmayı başardık. -sigara içmenin hayata kattıkları- tam o sırada dilara'ya hayaletle akbaba dedim, ama biraz yüksek sesle söylemişim ki "aaaaaa!" diye tepkiler yükseldi önümüzdeki kızlardan. sonra kitaplar imzalandı, genetik de ne biçim bölüm muhabbeti oldu, ben sigara içerken bi poz çeksem deyip sigara yaktırdım. sonra aynısını akbaba'ya da yaptım ki bi an tuhaf bi gerilim oldu kabul etmek zorundayım. sonuç olarak güzeldi keyifliydi, acayip ruh halinden biraz uzaklaştım bu vesileyle.

"iyiler ilk görüşte tanınmaz."

7 Şubat 2011

içimden hiç bir şey yapmak gelmediği için sıkılmanın önüne geçemiyorum. elime alıp kitabımı okuyamıyorum. akıllara zarar değil mi?
hafta içinde bir gün beze yapacağım. eğer şekilleri güzel olursa seyithan'a havasını atıp mutlu olacağım falan.
odtü'de piknik fikri çok güzel olabiliyor. ee malum bu aralar güneş yüzünü gösteriyor, sıcakmış gibi davranabiliriz. ya da soğuğu da çok sevebiliriz.
biscolota reklamı dilara'nın yorumundan sonra eski etkisini kaybetti. her seferinde aklıma onun söyledikleri geliyor ve gülüyorum resmen. lan dilara!

5 Şubat 2011

biz karanlık odada saatler harcadık

seyithan dün bir yazı yazmış. önce onu okuyalım.

şimdiii seyithan diyeceğim şu ki, orda cansu ve dilara ile fotoğraf basarken donmak yazsaydın zaten neyin ne olduğu ortada olurdu. ama lütfen! lüüüütfen.

4 Şubat 2011

the lives of others

bu blogu aldatıyor olmak hissini biraz olsun dindirmek adına bir şeyler yazayım dedim. ama yazacaklarımın daha iyisi varken ne gerek var diyor ve sizi "şuraya" davet ediyorum.

5 Aralık 2010

5 aralık 2010

nazım hikmet'in 3 yıl boyunca yazdığı şiirlerinin olduğu el yazısı defteri 22bin liraya satılamamış. tamam sana bana çok ama, oralarda tın tın gezen teyzelerin amcaların aklı nerdeymiş anlam veremedim ve hatta sinirlendim. hatta defteri gösterirken ölümüne ovkalayan kadına da ayırca kılım.
bugün antika pazarına gittik. umduğumuzdan güzel ve çeşitliydi. bu yüzden de şaşkın ve mutluyduk. ben kendime bir tane dolma kalem aldım, eve gelince mürekkebi ne işe yarıyor ki diye attığımı hatırladım. böyle de bir insanım işte.
günün en güzel yanıysa artık fotoğraf makinem olmasıdır. hatta bu son zamanların en güzel durumu bile olabilir. mutluyum, umutluyum.
ve bir de! dilaraa! nice yıllara. kutlanabilecek her yerden kutlamayı deniyormuşum gibi oldu bu da.

2 Aralık 2010

karanlıktan aydınlığa

işi -enstantane ve diyafram- kapmışız çağdaş öyle dedi. hayatımıza yeni renkler giriyor ya çağdaş siyahla beyazı kaptı ki onlar da hayatımızda büyük bir yer edecek gibi duruyor ve karanlıkta becerikli. şu an çok alakasız iki cümleyi birleştirdiğimin farkındayım. bunu bana düşündürense ingilizcede yaptıklarımız.
bugün hızlıca bir makara film çekmem sonrasında karanlık odada beş kişi saçmalarken, işi yapmaya çalışmamız ve küçük ellerin bunun için pek de biçilmiş kaftan olmaması. dilara bitirdiğinde benim daha çok yolumun olması. ilk makaralarımızı dilara ile birlikte yıkamamız, tarihin belki de akılda kalacak olması. gelenekselleştirmeye olan derin merakım.
ve her şeye rağmen aydınlık, zamanın önem kazanması.
sonra filmi asıyorsun. bakıyorsun ki her şey orda. zamanı durdurmak dedikleri bu olabilir. hatıralara takılıp kalmaktan kurtulmanın sırrı olabilir. onları bir yere hapsediyorsun çünkü.
biliyorum bizim yaşadığımız hayat değil ama yine de kenarından köşesinden tutuyoruz işte.

29 Kasım 2010

kitap ve fotoğraf

gördüğüm her kitaba açgözlüce saldırmam başta takdir edilesi olabilirdi ama artık sevimsizleşti bence. dilara'dan oblomov'u almam, evde bir sürü okumadığım kitap olması durumlarının yanı sıra bugün kütüphaneden -ve durgun akardı don-u aldım sarp bütün ciltleri bir çırpıda okuduğu için. hala nazım'ı bitirebilmiş değilim işin kötüsü.

hala adam gibi bir makine ayarlayamadım ve artık histerik bir sıkıntıya dönüştü bu durum bende. bu gidişe bir dur demek lazım, baba duy beni!

22 Kasım 2010

blog blog, nazlı blog!

bloga bir sürü yeni şey yapmak istiyor ancak üşengeçlik ve çabuk bıkmak gibi huylarım yüzünden cesaret edemiyorum. misal sevgili dilaradan özendiğim gibi 3-4 sayfam olsun böylece küçük alana bir sürü şey sıkıştırmıyım istiyorum. e öyle olunca daha bi sürü şey yapmak istiyorum. istiyorum istiyorum da ne olacak böyle a dostlar?
bu yazıdaki acayip tavırdan da ne kadar sıkıldığımı anlayabilirsiniz mesela.

9 Kasım 2010

"zaman inanılmaz bir hızlı geçer"

her şeyin yerine oturduğunu hissediyorum iki gündür. belki de tek sebep oturup adam gibi kitap okumuş olmamdır. ya da dilara ile adilhan gezintilerimizin sonuncusunda aldığım "mucizeler dükkanı"na ilk kez gerçekten alıcı gözle bakmış olmamdır. ya da belki kaan cuma günü geleceği ve biz cuma günü görüşeceğimiz içindir. her görüşmemiz aynı zamanda bir veda, çok uzun zamanlı bir veda oluyor ya orası kötü. ama bu sefer, umarım bu sefer benimle lunaparka gelir de dönme dolaba biner.
bütün bunların dışında sarpla yaşadığımız otostop macerasını yaşandığı gün gelip yazmak istedim. ancak fark ettim ki eğer yazma niyetiyle gelip önce izlediğim bloglara bakarsam yazasım kalmıyor. o gün de aynen bu oldu.
bugünse öyle yapmadan yazıyorum.
seyithanla emniyet müdürlüğünde ehliyet alma mecaramız çok acayipti. eli kelepçeli abilerin arasından geçmemiz, raporda gözlük yazmıyor denince taksilere atlayıp sağlık ocağı aramamız, sonunda benim çıkar gözlüğünü bir de öyle gidelim dememi denememiz. ve evet, artık bir ehliyeti var diyebiliriz. ve tabi söylemesine rağmen rapora gözlük konusunu eklemeyen doktor belki de saydıklarımızdan fazlasını hak ediyorsun. bir de seyithanın işi olmasaydı (biliyorum işi olmasa böyle acayip bir gün olmazdı.) bir kahve içebilirdik. ben çok istedim hatta içimde bile kalmış olabilir.
bir de eve geç kalacağım diye 17.20de dilara ile sinemaya gitmeme sıcak bakmayan anneye kızgınım.
gitsin kundera gelsin camus diyor, yeni sevgililere yelken açıyorum. sevgiler!

15 Eylül 2010

tesadüfi yetenekler silsilesi

güzel bir günün ardından, insanın gelip yazacakları olması kadar güzel başka ne olabilir merak ediyorum?
gecenin bir yarısı söylemiştim, dilara ile kitap ciltleme sanatına el atacağız diye. onun iki oğuz atay' ını ciltlemekle kalmadık bir de sıfırdan defterler yapıp bunları ciltledik. defterlerin biri bana biriyse seyithan' a.
seyithan' ın, bizim muhteşem defterimiz için burası yamuk burası kabarık gibi yorumlar yapması halinde kafasında bir şeyler paralama ihtimalimiz çok yüksek, tahmin edeceğiniz gibi. ancak gördüğü zaman çok mutlu olacağını ve bizi çok seveceğini düşünüyoruz.
bilen bilir, dilara ile her türlü ayrılığa, sona dayanan ve odtü' ye kadar uzanacak olan bir arkadaşlığımız var. ve bunca zamandır beraberken güzel yaptığımız pek çok şey vardı. bugün bunlara bir yenisini daha ekledik. ikimizin de düşüncesi bu işin pek de kolay olmayacağı yönündeydi. ancak içimize kaçan saçma sapan bir enerjiyle dümdüz çizgiler çizdik, mukavvalar kestik, bunları gereken yerlere oturttuk... daha neler neler. anlayacağınız bol tutkallı, maket bıçaklı ve kırmızı bir gündü bu. aşağıdaysa, seçtiğimiz kabın güzelliği flaş sebebiyle görünmez olmuş olsa da , bugünün meyveleri.


sevgili dilara tasarı galaksisinde kitap ciltlemek!' in üstünü de çizebilecek böylelikle.

düşünceler, planlar ve gerçekler


dexter, sırlarını paylaştığı kim varsa öldürdü, izlediğim yere kadar. gerçek olmasa da mecazi anlamda, izleyen kimseyi düşünmeye itmiyor mu bu durum? yoksa çevremizdeki insan sayısını zamanla en aza indirmemizi buna eşleştirecek kadar deli olan bir tek ben miyim?
günün ilerleyen saatlerinde ki 6 saat sonra uyanmam gerekiyor, dilara' yla kitap ciltleme sanatına el atıp, disko topu yapmaya uygun top arayacağız.
bir de bir şeyleri son olduğunu bilerek yapmakla ilgili sorunlarım var. vedalarla dolu günlerde anladığım en önemli şey bu. beklentiler düşük olmalı.
ve evet ben uyumalıyım.

13 Eylül 2010

senaristin zor anları

"hayatın hiç ilerlemeyen diziler gibi. üç ay izleme kaldığın yerden devam edebilirsin." bu durum artık benim de canımı çok fazla sıkıyor.
dilara ile hayatımızdan tamamen çıkmasını, bizden uzakta olmasını, canımızı sıkmamasını istediğimiz insanlara dair bir liste yaptık. ve listemdeki isimlerin üçte ikisiyle yüz yüze bakma ihtimalim var. bu da dizinin ilerlemez taraflarından biri sanırım.
aklı başında olan herhangi biri kafamı başka bir yere çevirmemi öğütleyebilir. ancak bunu ne kadar yapabiliyorum, ne kadar yapabilirim hiç bilmiyorum.

7 Eylül 2010

geriye kalanlardan

yüzüme tebessüm oturtan bir gündü tek kelimeyle.
önce, uzun zaman sonra metincan' la, bir yerden başlayıp yine ordan bitirmeyi yaşadık. sahi biz kütüphanede saat 10' a kadar çalışırdık bir zamanlar. şimdi bağlasalar durmam diyorum gözüm kapalı.
sonra seyithan' la konuşmalar. hayat güzel demesi yüzümü gülümsetiyor. birinin bana bunu demesine ihtiyacım var, bunu düşündüğümü fark etmek için belki de. bir de kendisi ailemi fazlasıyla biliyor ki normalde pek yapmadığım şey bu.
dilara tatile doğru gidiyor. bir hafta boyunca da tatilde olacak. onun bu tatili bana zamanın hızını gösteriyor. daha geçen yıl uzakta bile olsa kopamadığını ve özlediğini yazmıştı. gene özleyecek muhakkak. bu ara ne kadar çok imreniyorum onlara. sahi ben geçen yıldan bu yana nereye gelebildim?
kaan gidecek. gidip gelmek için kartlara başvurması kadar gerçek artık gitmesi. bir de bugün kendisine zaafım olduğunu kabul ettim. ama belki de elime yüzüme bulaştırmadım kısmı çok gerçekçi değildi.

18 Ağustos 2010

istisna olmayı seviyorum!

ilhama ihtiyacım vardı ve bu başlığın bana bunu verdiğini düşünmüştüm ama yanılmışım. bir yandan renkli resimli bir yazı yazmak istiyorum. bir yandan da huzursuzluk simsiyah yapıyor her şeyi ve silmek istiyorum kelimelerimi. ama günlerin bu şekilde geçmesini istemiyorum ve adam akıllı bir şeyler yazmak zorundayım.

elimde olsaydı bazı insanları görmek istemezdim daha fazla. yıllarca daha. ve bazılarını da her gün daha fazla görmek isterdim. (seyithan' ın anlattığı korkunç uyku hikayesini buna uyarlayıp biraz huzur buldum tam şu anda.) istemediğim ot dibimde bitiyor ama? (bu dilara' ya)

istisna olma meselesiyse: ben beklenenin aksine katlanmadım ve fallara konu olmadım. ama 30 şubat' ın güzelliğine leke düşüren de yine benim saniyeler önce.

ne mi saçmalıyorum bunu net olarak anlayacak iki insan var. bir de üçüncüsü olacak ilerleyen saatlerde, istemiyorum ama olacak işte.

7 Ağustos 2010

tolstoy, kundera ve diğerleri

dilara' ya yazmayan ne olsun dedim ve sırf bu yüzden yazmakla ilgili sorunlarım var. yine de anlatmadan edemem.

sonunda aileler tanıştı ve ben dilara' da kalmayı başardım. her ne kadar dedikodu yapacağımız çevremiz kalmamış olsa da günü kurtaracak pek çok şey oldu!

öncelikle kitapsızlığıma çare olarak bir sürü kitap aldım dilara' dan. ramazanda evde kalma zorunluluğuna en iyi ilaç olacak aldıklarım.

akşam sitede dolaşmaya çıktığımızda deli gibi yağan yağmur altında el ele koştuk. milli kütüphane' yi renkli kılan anılar tazeleniyor bunu düşününce. eve kendimizi attığımızdaysa mary and max' i izledik, filmi buruk bir tebessüm diye tanımlayan ekşi sözlük yazarına katılıyorum tam olarak. ve pek tabi dilaranın tespiti; max' in hayatında renkli olan tek şey mary' di.


balkonda; yasemin mori ve şansımıza uzun zaman sonra serin bir gece. havayı dumana boğarken gözlerimiz yıldızları arıyor. aklımızdaki her şeye rağmen huzurlu bir an. uzun zaman sonra deliksiz uyuyoruz.

sabah kalktığımızda inception' un tanıtımı vardı televizyonda.
kahvaltı, karar...
2 seansına serpil teyzenin bırakmasına rağmen bilet sırası, salonu bulmak gibi aksilikler yüzünden 4 dakika geç kaldık. o 4 dakikanın gerginliğiyle filmin daha başından bu kadar aksiyonlu olmasına anlam veremediğimizden bir önceki seans bitmemiş biz sonunu izliyoruz düşüncesine kapıldık. dilara durmadan gözünü kapa derken 20. dakikaya yakın fark edebildik aslında doğru salonda doğru seansta olduğumuzu. bütün bunlara rağmen izlediğimize değdi inception.


akşamsa yine dilara' dan aldığım le herisson' u izledim. uzun zaman sonra izlediğim en iyi filmdi kesinlikle. ve anna karenina alıntılarıyla ayrı bir yeri var kalbimde.
hayal: bir kitap dolusu odada bir tek koltuk ve kucağında kedinle orada okumak.


bütün bunlara bakınca geçtiğimiz iki gün gerçekten güzeldi, bugünü renksiz kılacak kadar renkliydi. ve unutulmaması gereken, bu yüzden de yazılacak günlerdi.

4 Ağustos 2010

orda buluşamadıktan sonra

tercihlerimi verdim. artık odtü' ye kayda gitmeyi bekleyeceğim. bu sırada da, uzaklara niyetlenmiş arkadaşlarımı, dilara' yı ve kaan' ı bencilce görmek istiyorum. dilara' nın istanbul' a ulaşma ihtimalinin büyümesi sanki yenildiğim kalede gözden kaçmış bir nefes gibi. bir yandan da her okul çıkışı kitapça' ya koşmalarımın anısıyla hayal ettiğim belki yeni yerlerde yeni buluşmalar vardı. söylemeden edemeyeceğim bir burukluk sebebi.